Bazen yabancı bir ülkede de olsanız, kaldırımlar karşınıza küçük bir Türkiye çıkarır.
Mi-Gros’un yazılışına da dikkat etmek lazım.
sokak lambalarının altlarından geçtiğimde sönmelerine sinir oluyorum.
Kaldırımlarda dikkatimi çeken rakamları fotoğraflamaya devam etmekteyim. 1130 acaba ne anlama geliyor? Biraz internette dolanarak sadece o tarihte doğan ve ölenlere ulaşabildim. Aşağıdaki listedeki kişileri araştırmak size kalmış.
Doğumlar
Eustace IV
Daoji
Baldwin III
Richard de Clare
Zhu Xi
Ölümler
Pope Honorius II
Norveç Kralı Sigurd I
Prenses Teresa
Brahmadeva
Türkiye’nin aksine 15-20 derece civarında yağmurlu bir hava ile geçmekte günler. Çok önemli iki sınav hazırlığında olduğum için eve kapanmış bir şekildeyim. Güneş pek yüzünü göstermese de perdeler sonuna kadar açık. Her ara verişimde mutfak kısmına doğru adımlayıp pencereden etrafa bakmaktayım. Yaklaşık bir ay önce hemen yan binanın zemin katında hemen hemen bir buçuk yıldır inşaatı süren cafe açıldı. “Deux paons” gerçekten kibrit kutusundan bozma bir Art Nouveau cafe olarak hizmetimizde. Henüz oturup denemişliğim olmasa da yavaş yavaş insanlarının ayaklarının alıştığı bir mekana benziyor.
Benim için bu mekanın bir önemi var. Kaldırıma atılan demir masa ve sandalyeler. Evimin bir balkonu yok ama bu Pazar günü pencereden sarkıp aşağıdaki görüntü beni çocukluğumdaki balkon günlerine götürdü. Beyaz demir sandalyeler ve bir masa vardı bizim balkonumuzda. Üzerinde dev bir mermer vardı masanın ve sıcak yaz akşamlarında klimasız evimizde balkona çıkardık. İçine böceklerin girdiği balkonun tavanındaki soluk sarı ışığın altında balkonda çay içerdi annemler, ben de belki karpuz yer, içerdeki televizyona bakmaya çalışırdım. İzmir ozamanlar da sıcak olurdu masa ve sandalyenin olmasa da balkonun demir parmaklıkları gece bile sıcak olurdu. Annem aşırı sıcakları bu şekilde test ederdi zaten. Daha sonra, 90′ların başında o masa diğer bazı eşyalar ile Çeşme’nin yolunu tuttu bizim de kapıldığımız yazlık modası nedeni ile. Arka terasta yer buldu kendine çünkü artık plastikti yeni satılan masalar sandalyeler. Çeşme’den sonra Urla’ya göçtü masa ve sandalyeler ve hemen evin girişinde arabanın park edildiği babamın gül bahçesinin de yer aldığı kısma yerleşti. Artık İzmir’deki evin bir balkonu yok, zaten klimasız ev de yok. Acaba diğer masalar ve sandalyelerinde anıları var mıdır? Kim bilir kara saçlı bir çocuk eline fırçayı alıp yaz tatilinde gazete kağıtlarının üzerine koyup beyaza boyamış mıdır?
Bu aralar oldukça yoğun olduğum için kaldırım maceralarıma ara verdim.
Ancak haftasonunun gelmesi ile hem az önceki Bisiklet hikayesini hem de geçen gün Stumble’larken karşıma çıkan bir fotoğraf sitesini paylaşmak istedim.
Sizin de yaşadığınız şehirlerde benzer sokak ve kaldırım sanat çalışmaları oluyor mu? Daha doğrusu oluyor ise farkına varıyor musunuz? Yoksa kaldırım maceraları sizin için sadece A noktasından B noktasına gidip gelmek ile sınırlımı kalıyor.
Fotoğrafa tıklayarak Mark Jenkins‘in çalışmalarına göz atabilirsiniz.
Sanki yarım kalmış bir düş gibi kaldırıma yansıyan bu parçalanmış bisiklet görüntüsü. Hani ben sessizce fotoğrafını çektikten sonra sanki olay mahalline polis gelecek ve beyaz tebeşirlerle bisikletin etrafını çizip üzerine bir gazete kağıdı örtecek.
Fotoğraf geçen Perşembe bir iş için gittiğim Hollanda‘nın Rotterdam kentinden. Bisiklet kültürünün çok yaygın olduğu bu ülkede sanırım olağan bir manzara.
Bugün sokağımda bir kutlama var. Sokak sakinlerinin gelenekselleştirdiği bir aktivite. Elbette çoluk çocuklular ve lokaller için daha bir anlamı olsa da derslerin arasından penceremden tanıklık ettim. Geçen sene de kutlandığını hatırladığım bu aktivite bu sene sağanak yağmurun şansızlığına uğradı. Zaman zaman aniden bastıran yağmura rağmen çocuklar trafiğe kapatılmış olan sokakta koşup oynamakta. Aileler de tentenin altında yemekleri götürmekte. Ufak bir internet araştırması ile daha önceki yıllarda çekilmiş fotoğraflara rastladım. Kimbilir belki de seneye ben de aşağıdaki tentede yerimi alırım…



Geçen Cuma Belçika’da en çok keyif aldığım kentlerden biri olan Antwerp’teydim. Toplantı sonrası Antwerp sokaklarında dolanırken karşıma dumur edici bir manzara çıktı. Boş bir arsa aynen Türkiye’de çok sık gördüğümüz gibi park yerine çevrilmiş ve en köşede döküntü bir kamyonet park edili durmakta. Buraya kadar herşey normal gibi ancak arkadaki duvardaki Flamanca yazı “Park etmek yasak”. Cebimden cep telefonumu çıkartıp fotoğraflerken acaba bu da Antwerp’teki Türk mafyasının bir işi mi diye kendime sormadan edemedim. Manzara her nekadar Hollanda plakalı döküntü Amerikan kamyoneti nedeni ile biraz sürreal olsa da park yasağı yazısını, yazım şekli ve tezatlar beni dumur etmeye yetti.
Geçen Cuma yolum Brüksel’de Türklerin çoğunlukla yaşadığı bir bölge olan Scharbeek’e düştü. Çöplerin toplandığı güne denk geldiği için kaldırımlar çöp torbaları ile doluydu. Ve birden Erikli pet su şişeleri ve Türkçe gazeteler ile kendimi Türkiye’de hissettim. Türklerin en azından bir kısmının geri dönüşüm konusunda göstermiş oldukları dikkati de buradan paylaşmadan edemedim.
Kaldırımlarda zaman zaman rakamlar sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Bazen sprey bir boya bazen ise daha amatörce tebeşir ile çizilmiş rakamlar. Bazıları özenle yazılmış bazıları ise okunması zor. Bu rakamlar niçin yazılıp çizilir kaldırımlara bilmiyorum. Ama geçen gün okula doğru yürürken, geçtiğim kaldırımlarda Belçika telekomuna ait metal bir kapağın üzerinde fosforlu turuncu boya ile yakaladığım rakamlar beni Lost dizisine alıp götürdü.
Bilmiyorum aranızda benim gibi Lost fanatikleri bulunuyor mu? Sanki bu kapak da Dharma girişiminin istasyonlarından birine ait. Baksanıza üzerinde bile Lost rakamlarından bir tanesi bulunuyor.